HexabeeNovel
RC Sürüm: Bu site geliştirilme aşamasındadır. Hata/öneri için buradan bildirimde bulunun.
Posade için heyecanlı mısın? O zaman demo sitesine git
Özel Günler banner
Özel Günler

Kayıp Kelimelerin Peşinde

Bölüm #2 / 2 5 okunma

Yağmur, Ankara'nın üzerine ağır ağır iniyordu. TDK binasının pencerelerinden içeri sızan gri ışık, koridorun cilalı zemininde parçalanıyordu. Sabahın erken saatleriydi ve binada henüz kimse yoktu — ya da öyle sanılıyordu.

Defne, arşiv odasının kapısını açtığında burnuna eski kâğıt, toz ve biraz da nem kokusu doldu. Yirmi altı yaşındaydı, üç aydır burada stajyer olarak çalışıyordu ve hâlâ bu binanın onu her sabah yeniden şaşırtmasına alışamamıştı. Raflar tavana kadar uzanıyordu. Milyonlarca fiş, binlerce dosya, sayısız defter... Her birinin içinde bir kelime, her kelimenin içinde bir hayat.

— Günaydın, Defne.

Sesi duyduğunda irkildi. Döndüğünde Nihal Hanım'ı gördü. Altmış yaşlarındaydı, kır saçlarını hep aynı tokayla toplardı ve otuz yıldır bu kurumda çalışıyordu. Elinde bir fincan kahve, yüzünde ise o tanıdık, hafif alaycı gülümseme vardı.

— Korkuttunuz beni, dedi Defne.

— Korkma, dedi Nihal Hanım, kahvesinden bir yudum alarak. Bu odada korkulacak tek şey, yanlış rafa konmuş bir fiştir.

Defne güldü. Ama içten içe biliyordu ki Nihal Hanım şaka yapmıyordu. Bu odada her fişin bir yeri vardı, her kelimenin bir hikâyesi.

— Bugün ne yapıyoruz? diye sordu Defne, önlüğünü giyerken.

Nihal Hanım ona baktı. Uzun uzun. Sanki bir şey söylemek isteyip de söyleyemiyordu.

— Bugün, dedi sonunda, seninle bir yolculuğa çıkacağız.

— Yolculuk mu?

— Kelimelerin peşinde.

Nihal Hanım masaya doğru yürüdü. Masanın üzerinde, sararmış bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde tek bir kelime yazılıydı:

"KAYIP"

Defne zarfa dokundu. Kâğıt, yılların ağırlığını taşıyor gibiydi.

— Bu ne? diye sordu.

— Bir mektup, dedi Nihal Hanım. Ama sıradan bir mektup değil. 1935'te yazılmış.

Defne'nin gözleri büyüdü.

— 1935 mi? Yani kuruluşundan sadece üç yıl sonra?

— Evet. O dönemde Anadolu'nun her köşesinden kelime topluyorlardı. Köylerden, kasabalardan, dağlardan... İnsanlar duydukları kelimeleri yazıp gönderiyorlardı. Bu mektup da öyle bir mektup.

Nihal Hanım zarftan sararmış bir kâğıt çıkardı. Defne, dikkatle okumaya başladı:

"Ankara'ya, Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ne,

Ben Giresun'un Çamoluk köyünden Hüseyin oğlu Mehmet. Yaşım altmış iki. Size bir kelime gönderiyorum. Bizim burada, dağlarda, rüzgârın çok estiği yerlere "yel yatağı" deriz. Ama bunun yanında bir kelime daha var: "savrulmak". Rüzgârda savrulan yapraklara "savruk" deriz. Belki işinize yarar.

Bir de şunu söyleyeyim: Bizim burada "kelime" demeyiz, "söz" deriz. Sözün değeri büyüktür. Söz uçarsa, yazı kalır. Yazı kalırsa, millet kalır.

Selam ederim.

Mehmet"

Defne, mektubu okuduğunda boğazında bir düğüm hissetti. Altmış iki yaşındaki bir köylünün, dağlarda kullandığı kelimeleri toplayıp Ankara'ya göndermesi... Bu, sıradan bir mektup değildi. Bu, bir milletin hafızasına yapılan bir katkıydı.

— Bu mektup neden "kayıp" peki? diye sordu.

Nihal Hanım gülümsedi. Ama gülümsemesi hüzünlüydü.

— Çünkü Defne, bu mektuptaki bazı kelimeler kayıp. "Savruk" kelimesi sözlükte var. Ama "yel yatağı" yok. Hiç girmemiş. Belki unutuldu, belki gözden kaçtı. İşte bu yüzden bugün bir yolculuğa çıkacağız.

— Nereye?

— Giresun'a. Çamoluk köyüne.

Defne bir an durdu.

— Şaka mı yapıyorsunuz?

— Hayır. Mektup, 1935'te yazılmış ama hiç cevaplanmamış. Belki de bu kelimeleri bulup sözlüğe kazandırmak bizim görevimiz.

Sabahın erken saatlerinde Ankara'dan yola çıktılar. Nihal Hanım'ın eski ama bakımlı arabası, şehirden çıkıp bozkıra açıldığında Defne, pencereden dışarı baktı. Uçsuz bucaksız bir düzlük, sararmış otlar, uzakta birkaç ağaç...

— Hiç Giresun'a gittin mi? diye sordu Nihal Hanım.

— Hayır, dedi Defne. Ama hep gitmek istemişimdir. Karadeniz'i görmek...

— Karadeniz başka bir dünyadır, dedi Nihal Hanım. Yağmuru boldur, yeşili boldur, insanı boldur. Ve kelimeleri de boldur.

Defne, Nihal Hanım'a baktı. Onun yüzünde, yılların yorgunluğu kadar, bir merak da vardı. Sanki o da bu yolculuğa Defne kadar heyecanlıydı.

— Nihal Hanım, dedi Defne. Size bir şey sorabilir miyim?

— Sor bakalım.

— Siz neden bu kadar... yani... bu kelimeler sizin için neden bu kadar önemli?

Nihal Hanım bir süre sessiz kaldı. Direksiyonu sıkıca kavradı. Sonra konuştu:

— Benim babam öğretmendi, dedi. Köyde öğretmenlik yapardı. Bir gün bana dedi ki: "Kızım, bir milletin hafızası kelimelerindedir. Kelimelerini kaybeden millet, hafızasını kaybeder." O gün bugündür, kelimelerin peşindeyim.

Defne sustu. Arabanın içinde bir an sessizlik oldu. Sadece motorun sesi ve tekerleklerin asfaltta çıkardığı uğultu...

Sonra Nihal Hanım tekrar konuştu:

— Babam öldüğünde, cebinden bir kâğıt çıktı. Üzerinde tek bir kelime yazılıydı: "Umut."

Defne'nin gözleri doldu.

— Umut...

— Evet. Umut, dedi Nihal Hanım. İşte bu yüzden buradayım. Çünkü kelimeler, umudun ta kendisidir.

Giresun'un dağ yolları, Defne'nin hayal ettiğinden çok daha zorluydu. Virajlar, uçurumlar, sis... Ama aynı zamanda çok daha güzeldi. Her virajda yeni bir yeşil tonu, yeni bir bulut, yeni bir dere...

Çamoluk köyüne vardıklarında akşamüstüydü. Köy, bir vadinin yamacına kurulmuştu. Evler ahşap ve taştandı. Bacalardan dumanlar yükseliyordu. Uzakta, dağların üzerinde güneş batıyordu.

— İşte burada, dedi Nihal Hanım, arabayı bir evin önünde durdurarak. Mehmet'in torununun torunu burada yaşıyor olmalı.

Defne şaşırdı.

— Nasıl buldunuz?

— Arşivdeki kayıtlardan. 1935'teki mektubun altında bir adres vardı. O adres değişmiş ama köy aynı köy. Ve bu köyde hâlâ aynı aile yaşıyor.

Kapıyı yaşlı bir adam açtı. Yetmiş yaşlarında, yüzü kırış kırış, elleri nasırlı... Ama gözleri hâlâ parlak.

— Buyurun? dedi.

— Merhaba, dedi Nihal Hanım. Biz Türk Dil Kurumu'ndan geliyoruz. Dedemizin dedesi Mehmet'in 1935'te gönderdiği bir mektup var. Onun hakkında konuşmak istiyoruz.

Yaşlı adam bir an durdu. Sonra gözleri doldu.

— Mehmet... dedi fısıltıyla. Dedemin dedesi... Onun mektubunu mu buldunuz?

— Evet, dedi Nihal Hanım. Ve o mektupta geçen bazı kelimeleri sözlüğe kazandırmak istiyoruz.

Yaşlı adam, kapıyı tamamen açtı.

— Gelin, dedi. Gelin. Size bir hikâye anlatacağım.

Yaşlı adamın adı İsmail'di. Mehmet'in torununun torunuydu. Onları içeri buyur etti. Sobanın yanına oturttu. Çay koydu. Sonra anlatmaya başladı:

— Dedemin dedesi Mehmet, bu köyün en yaşlısıydı. Ama sadece yaşlı değil, aynı zamanda en bilgesiydi. Herkes ona danışırdı. Bir kelime mi lazım, bir söz mü gerekiyor, hemen ona gidilirdi.

Defne, dikkatle dinliyordu.

— O dönemde, dedi İsmail, Ankara'dan adamlar gelmiş. "Kelime topluyoruz" demişler. Dedemin dedesi de eline kâğıt kalem almış, bildiği bütün kelimeleri yazmış. Ama sadece bir kısmını gönderebilmiş. Çünkü o dönemde posta zordu, yol zordu...

— Peki, dedi Defne. Diğer kelimeler ne oldu?

İsmail, derin bir nefes aldı.

— Diğer kelimeler, dedi, bu köyde yaşıyor. Hâlâ. Biz hâlâ "yel yatağı" deriz. Hâlâ "savruk" deriz. Hâlâ "söz" deriz, "kelime" demeyiz.

Nihal Hanım'ın gözleri parladı.

— Yani bu kelimeler kaybolmamış!

— Kaybolmadı, dedi İsmail. Ama sizin oraya, Ankara'ya hiç ulaşmamış. Belki de bu yüzden sözlükte yok.

Defne, İsmail'e baktı.

— Peki, dedi. Bize bu kelimeleri öğretir misiniz?

İsmail gülümsedi. Yüzündeki kırışıklıklar, bir harita gibiydi.

— Sadece öğretmekle kalmam, dedi. Size bir defter vereceğim. Dedemin dedesinin defterini. O defterde, bu köyde konuşulan bütün kelimeler yazılı.

İsmail, ahşap bir sandıktan eski bir defter çıkardı. Defterin kapağı yıpranmıştı, sayfaları sararmıştı. Ama içindeki yazılar hâlâ okunaklıydı.

Defne, defteri açtığında nefesi kesildi. Sayfalar dolusu kelime... Kimisi tek kelime, kimisi deyim, kimisi atasözü...

— Bu... dedi fısıltıyla. Bu bir hazine.

Nihal Hanım, deftere baktı. Gözleri doldu.

— İşte bu, dedi. İşte bu yüzden buradayız. Bu defterdeki kelimeleri sözlüğe kazandıracağız.

Defne, sayfaları çevirdi. Bir sayfada durdu. Üzerinde şöyle yazıyordu:

"Yel yatağı: Rüzgârın en çok estiği yer. Dağların yamaçlarında, ağaçların seyrek olduğu bölge."

"Savruk: Rüzgârda savrulan, dağınık, düzensiz."

"Söz: Kelime, ifade. Bir milletin hafızası."

Defne, bu son satırı okuduğunda tüyleri diken diken oldu. Bir köylünün, altmış iki yaşındaki bir adamın, kelimelere yüklediği anlam... Bu, sıradan bir sözlük maddesi değildi. Bu, bir felsefeydi. Bir milletin varoluş sebebiydi.

— Bunları sözlüğe ekleyeceğiz, dedi Defne, kararlı bir sesle. Hepsini.

Nihal Hanım başını salladı.

— Evet. Ama önce, bu defteri buradan götürmemiz lazım. Çünkü bu defter, sadece bu köyün değil, bütün bir milletin hazinesi.

İsmail, onları kapıya kadar geçirdi. Yağmur durmuştu. Gökyüzünde yıldızlar belirmişti.

— Bu defteri size emanet ediyorum, dedi İsmail. Dedemin dedesi, bu kelimeleri Ankara'ya göndermek istemişti ama gönderemedi. Şimdi siz götürüyorsunuz. Onun ruhu şad olsun.

Defne, defteri göğsüne bastırdı. Gözleri doldu.

— Emanetiniz emin ellerde, dedi. Söz veriyorum.

İsmail gülümsedi.

— Söz... dedi. İşte bu kelimeyi çok seviyorum. Çünkü söz, verildiğinde tutulur. Tıpkı dedemin dedesinin sözü gibi.

Ankara'ya döndüklerinde, Defne doğruca arşiv odasına gitti. Defteri masaya koydu. Nihal Hanım, yanına oturdu. Birlikte sayfaları çevirmeye başladılar.

— Bu kelimeleri tek tek sözlüğe ekleyeceğiz, dedi Nihal Hanım. Ama önce, bir de bunları dijital ortama aktarmamız lazım.

Defne bilgisayarı açtı. Defterdeki kelimeleri yazmaya başladı. Her kelimeyi yazdığında, sanki bir hazineyi gün yüzüne çıkarıyordu. "Yel yatağı", "savruk", "söz", "umut", "emek", "sabır"... Ve daha niceleri...

— Nihal Hanım, dedi Defne, bir kelimede durarak. Burada "gönül" kelimesi var. Ama bu kelime zaten sözlükte var.

Nihal Hanım gülümsedi.

— Evet, dedi. Ama bu defterdeki anlamı farklı. Bak ne yazıyor: "Gönül: İnsanın iç dünyası. Sevgi, merhamet ve umudun kaynağı."

Defne, bu tanımı okuduğunda bir an durdu. Sonra bilgisayara yazdı:

"Gönül: İnsanın iç dünyası. Sevgi, merhamet ve umudun kaynağı."

— İşte bu, dedi Nihal Hanım. İşte bu yüzden bu defter bu kadar değerli. Çünkü bu defter, kelimelerin sadece anlamını değil, ruhunu da taşıyor.

Defne, bütün gece çalıştı. Sabaha karşı, defterdeki bütün kelimeleri dijital ortama aktarmıştı. Yorgundu ama mutluydu. Çünkü bir milletin hafızasına katkıda bulunmuştu.

Nihal Hanım, ona bir fincan kahve getirdi.

— Tebrikler, dedi. Artık sen de bir kelime bekçisisin.

Defne gülümsedi.

— Kelime bekçisi mi?

— Evet. Bizler, kelimelerin bekçileriyiz. Onları koruruz, yaşatırız, gelecek nesillere aktarırız. Tıpkı Mehmet'in yaptığı gibi.

Defne, pencereden dışarı baktı. Ankara'nın üzerinde güneş doğuyordu. Yeni bir gün başlıyordu. Ve yeni kelimeler...

— Nihal Hanım, dedi Defne. Bir şey sormak istiyorum.

— Sor bakalım.

— Bugün 25 Ekim. Türk Dil bayramının yıl dönümü. Bu özel günde, ne yapacağız?

Nihal Hanım gülümsedi. Gözleri parladı.

— Bugün, dedi, bu defterdeki kelimeleri sözlüğe ekleyeceğiz. Ve sonra... sonra bir kutlama yapacağız.

— Kutlama mı?

— Evet. Çünkü bugün, sadece Türk dil bayramı'nın doğum günü değil. Aynı zamanda kayıp kelimelerin de doğum günü.

O gün, TDK binasının önünde küçük bir kutlama yapıldı. Masalarda kitaplar, sözlükler, dergiler... Ve ortada, İsmail'in dedesinin defteri...

Başkan, kürsüye çıktı. Mikrofonu eline aldı.

— Değerli arkadaşlar, dedi. Bugün, 94. kuruluş yıl dönümümüzü kutluyoruz. Ama bugün aynı zamanda, bir başka kutlama daha var. Yıllar önce kaybolmuş bazı kelimeleri, bugün sözlüğümüze kazandırdık.

Alkışlar yükseldi.

— Bu kelimeleri bize ulaştıranlara teşekkür ediyorum. Ve tabii ki, bu kelimeleri yıllarca yaşatanlara... Anadolu'nun bağrında, kelimeleri koruyanlara...

Defne, salondaki kalabalığa baktı. İçlerinde öğretmenler, yazarlar, öğrenciler, dil uzmanları vardı. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Kelimelere olan sevgileri...

Bir çocuk, elinde "İlk Türkçe Sözlüğüm" kitabıyla sahneye çıktı. Başkan, ona mikrofonu uzattı.

— Ben "kitap" kelimesini seviyorum, dedi çocuk. Çünkü kitap okuyunca "kelime" öğreniyorum.

Herkes güldü. Başkan, çocuğun saçını okşadı.

— İşte bu yüzden, dedi. Kelimeler, çocukların oyuncağı olmalı. Korkulu rüyası değil.

Gece, TDK binasının önünde bir bekçi dolaşıyordu. Elinde fener, içeriden sızan ışığa baktı. Bir masa, üzerinde açık bir sözlük. Yanında bir not: "Yarın yeni kelimeler eklenecek."

Bekçi, kendi kendine mırıldandı:

— 94 yıl... Kim bilir kaç kelime geçti bu masadan.

Feneri söndürdü. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar parlak.

— İyi ki varsın TDK, dedi. İyi ki varsın Türkçe.

Işıklar söndü. Ama kelimeler... Kelimeler hiç sönmedi.


SON


Her özel gün, bir hikâyedir. Bugün TDK'nın doğum günü. 92 yıl önce bir avuç insan, bir milletin dilini kurtarmak için yola çıktı. Bugün milyonlar, o dilde konuşuyor, yazıyor, düşünüyor.

Belki bir sporcu, o gün madalya kazandı. Belki bir Gazi, o gün cepheden döndü. Ama burada, bu odada, bu binada, her gün bir macera yaşanıyor: Dil macerası.

Ve o macera hiç bitmeyecek. Çünkü kelimeler varsa, umut var. Umut varsa, yarın var.

Türk Dil Bayramının 94. yaşı kutlu olsun.


— SON —

Bölümü rijitsuagg üyesi yazdı.

Reklam

Yorumlar 0

🐝
Yorum yazmak için giriş yap

Kovan sohbete açık — 30 saniyede üye ol, adınla yaz.

Giriş Yap Kaydol

Henüz yorum yok

İlk petek gözünü sen doldur! 🐝

Soru Sor